Menü Kapat
Veronikanın Dünyası

Veronika’nın Dünyası

Paulo Coelho’nun “Veronika Ölmek İstiyor” kitabından Ayçe Abana’nın bizzat uyarlayarak başrol Veronika’ya hayat verdiği bu oyun, iki perdeden oluşuyor ve epey uzun, gelgitli bir hikaye anlatıyor.

İster istemez kitapla karşılaştırmalı bir anlatıma yer vereceğim bu yazımda ve her şeyden önce;

Sürprizi kaçırmadan

kısaca konudan bahsetmek isterim. Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da yaşayan, henüz yirmilerinin başında genç bir kadının, başarısız bir intihar girişiminin ardından kendini akıl hastanesinde bulmasıyla gelişen olaylar, buradan çok daha ötelere taşınıyor ve insanın içine içine iniyor aslında. Dünyada geçen 24 yılının yeterli olduğuna ve geri kalanı yaşamaya ihtiyacı olmadığına karar veren Veronika’nın kendini her anlamda keşfetmeye uzanan içsel yolculuğu, bu yolculukta tanıştığı yol arkadaşları ve öğrendiği her şey bütün olup harmanlanıyor ve size başka dünyalar sunarken kendi dünyanızı da baştan sona değerlendirmenize sebep oluyor.

Sahnenin sol köşesinde kendine yer bulmuş bir piyanonun tınlaması eşliğinde, (oyundaki en etkileyici unsurlardan biriydi kesinlikle!)

Söz konusu akıl hastanesinde başladı hikaye.

Normalde kitabın en başında yer alarak monolog etrafında şekillenen bazı sahnelerin, asıl olaylara geçmişe dönük (flashback) olarak yedirilmesi epey hoşuma gitti, aynı bölümler dümdüz bir zaman çizgisinde canlandırılsaydı aynı derecede etkileyici olmazdı bence.

Kitaptaki bazı kısımlar sahneye aktarılırken, daha günümüz popüler kültürüne uygun, sosyal medyayla ilintili birtakım değişiklikler yapılmış. Oyunun ilk sahnelerinde izlediğimiz bu değişikliklerin kimi içeriği abartı geldi bana ve Veronika’nın -benim sezdiğim kadarıyla- kendi halindeki kişiliğine nispeten aykırı buldum, fakat oyunun kendi akışı içerisinde değerlendirildiğinde keşke olmasaymış diyebileceğiniz şeyler değildi asla.

Oyun boyunca dengesi gözetilen güldürü ve ağlatı ise,

kitabın satır aralarında inceden hissettirilen ironik bir mizahı o kadar yerinde yansıtmış ki!.. Başlangıcına ve konusuna rağmen karanlık ve depresif bir anlatımı yok çünkü romanın; hatta gerçek dışı ve düşsel bir havası var zaman zaman, hayatın en içinden ve gerçeğinden hadiseleri konu alırken bile ruhsal bir yükseliş etkisinde ifade ediliyor düşünceler ve duygular, ciddi kelimeler bir araya gelip yaşamın ve yaşamanın en yozlaşmış yanlarından bahsederken dahi tebessümle karışık bir umut sezdiriliyor derinden.

Bu kapsamda, acıklı şeyler her daim acıklı bir ses tonuyla dile getirilmiyor oyunda da, elbette bunun gerekli olduğu ve yapıldığı sahneler de var ama, trajedinin içine yerleştirilmiş içli bir absürt ya da komediyi hissetmek mümkün.

Beni genel olarak en tatmin eden şey ise;

kitapta dikkatimi çeken, altını çizdiğim bazı anahtar kelime, cümle ya da olayları sahnede bizzat yaşamak oldu. Bence kitap oldukça iyi analiz edilerek, vurucu kısımları atlanmadan yapılan gerekli düzenlemelerle, sahneye ÇOK yakıştırılmış. Belli başlı karakterleri ya da olayları okurken hissettiğimi, onları sahnede izlerken de birebir hissedebilmek epey tatlıydı. Edebi eserler herkeste yaşanmışlıklarınca bazı şeyler uyandırır ama kimi noktalar da ortaktır, belli bir duyguda birlik olmak mümkündür. Okurken yakaladığım nüansların ete kemiğe bürünmüş hallerini deneyimlemek, yılların tiyatrocusu ve defalarca televizyonda izlediğim Ayçe Abana’yla aynı noktalarda buluşabilmek açısından da ayrıca mutlu etti beni.

Akıl hastanesinde vuku bulan olaylar silsilesinden bahsederken, delilik ve daha pek çok yaşamsal cepheyle alakalı sorguya girmemek de olmaz tabii. Günlük telaşlar, içsel ve hayata dair endişelerin çevresinde, ortak noktalar bulan ama farklılıkların ve özgürlüklerin altını çizen, kitap boyunca süregelen, son kısımda ise bilimsel bir açıklama yapılırmışçasına net bir şekilde ifade edilen tartışmalar ve sonuçların, birebir oyundan da anlaşılarak özümsenmesi mümkündü. Dolayısıyla, kendinize, üzerine kafa yorup içselleştirecek bir şeyler alarak salondan ayrılmanız açısından

oldukça tatmin edici bir oyun Veronika’nın Dünyası.

Tüm konu ve oyunun genel hatlarını bir yana bırakırsak, sahnedeki ekip öylesine uyumlu ve enerji doluydu ki! Göz dolduran oyunculuklar, sade ve oldukça yeterli dekor, oyun boyunca tam yerinde atışlarla dahil olan piyano sesi, seçilen şarkılar ve sözleri, bu şarkıların içimize işlemesine sebep olan Ayçe Abana ve yumuşacık sesi… Kesinlikle gidip görmeye, tanığı olmaya değer bir hikaye dönüyor sahnede, bu hikayeye emek veren insanlar ise sizi, oyuna çekip her anlamıyla olaylarda yaşatacak kadar maharetliler.

Oyuna bir şekilde katkısı olan herkesin emeğine sağlık! Bu imkanı bana sağlayan Kumbaravan ve tüm paydaşlara ise teşekkürü borç bilirim :’)

(Alışılagelmedik bir ekleme yapmak isterim; yeni keşfettiğim All Alone şarkısını tekrara alarak defalarca dinledim bu yazıyı yazarken, Saturnus grubunun Veronika Decides to Die albümünden :3 I’m flying away!)

Posted in Bursiyer Yazıları, Tiyatro Yazıları

Benzer

Don`t copy text!